« Önceki | Sonraki »

28/11/2007

Tarih kadını unutmayacak

Başak Vargün
“Çocukluğumda abim şöyle derdi ‘Bak görüyor musun, kadınlar hiç buluşçu değil. Bütün buluşlar erkeklere ait’ diye. Bu kadınlar için çok incitici bir durum. Biz kadınlar erkeklerden zekaca daha mı geriyiz. Ben, bu koşullanmayla büyüdüm. Hepimiz öyleyiz.”
Yıldız Cıbıroğlu, 1986 yılında başladığı “Dilde ve Kültürde Kadının İzleri” çalışmasının derindeki nedenini bu anısıyla anlatıyor.
“M” sesi çıkış noktası olmuş Cıbıroğlu’nun. “Acaba sözcüklerin başında neden ‘M’ sesi yok” diye sordum. Ansiklopedilere ve sözcüklere baktığım zaman “M” sesinin çok fazla olduğunu gördüm. Daha sonra karşıma “M” sesinin bir dönem moda olduğu; koyunun, keçinin kutsallığıyla kadınlar tarafından bunların evcilleştirilip kutsal sayılmasıyla, - bu dönem neolitik dönemin başı. MÖ on bin yılına kadar gidebiliyor.- Bu sesi kutsal bulup tarımı başlatan kadınların, aynı sesi de kutsal bulduklarını karşıma çıkardı” diyor. Bu çalışma sürdükçe karşısına çıkan, kadının pek çok buluşa imza attığı olmuş. Cıbıroğlu bu buluşların çoğunun unutturulduğu görüşünde. Bu durumu azınlıkların yaşadıklarına benzetiyor: “Örneğin Yunanlar, Karadeniz’in kuzeyinden bugünkü Yunanistan topraklarına geldiklerinde, anaerkil yerli halklar ile karşılaşıyorlar. Onların kültürlerini, mitolojilerini alıyorlar ve kendilerine mal ediyorlar. Bu Türkiye için de böyledir. Yani Türkler Orta Asya’dan kendilerine ait şeyler getiriyorlar ama buradakileri de kendilerine katıyorlar” sözleriyle destekliyor bu görüşünü.
Tarih yeniden yazılmalı
Cıbıroğlu’nun çalışmasında, erkeklerin, kadının üretim çağını başlatıp, üretim gücünü ellerinde tutmalarından sonra her şeyi kendilerininmiş gibi göstermeleri de böyle açıklanıyor. Örneğin O’nun çalışmalarında, tuzu bulan tanrıça. Bütün coğrafyalarda konuşulan dillerde tuz, “sal” hecesiyle başlıyor. Mezopotamya’daki Tanrıça Salma’nın adından ortaya çıkmış. Oysa tuzun nasıl bulunduğuna ilişkin hikayelere baktığımız zaman, bir erkek kahramanın bunu bulduğunun iddia edildiğini görüyoruz. “Kadının gerçekten çok önemli buluşlara imza attığını görüyoruz. Ancak erkek, üretimi eline aldıktan sonra, bu buluşların hikayesine kendini katıyor ve yazıya geçiriyor” diyor Cıbıroğlu çalışmasında. Kuşku duyuyor da olsa, bir diğer örneği yazı. “Ben kuşkuluyum ama yazıyı da kadının bulduğuna dair veriler var. Erkekler yazıyı da kendileri ile başlamış gibi gösterdiler” görüşünde. Bunun sebebini ise yazılı belgelere kadının ne yaptığının geçirilmeyişi ya da bunların yok edilişi olarak görüyor. Sonuç olarak da buluşçu kadınlarla olan bağımız, yüzyıllar öncesinden kopuyor. Cıbıroğlu’na göre bu, düzeltilmesi gereken bir yanlış; tarih yeniden yazılmalı. Çözümü ise açık: “Okullarda kültür tarihi dersinin okutulması ve kadının neleri keşfettiğinin gösterilmesi lazım.”
Kadın nelere kadir
“Kadınlar neleri buldu?” sorusuna verebileceği pek çok yanıtı var Cıbıroğlu’nun. Örneğin “ip”. Cıbıroğlu, bunun bilim adamlarınca da kabul edildiğini ve dev bir buluş olarak nitelendiğini söylüyor. Daha sonra bağlamayı bulup dokumaya geçiyor kadın. MÖ otuz bin yıl öncesinde kadınlar tarafından yapıldığı bilim adamlarınca kabul edilen, 10-20 cm boylarındaki heykelciklerin üzerinde giysiyi andıran, telleri tek tek sayılabilen yani dokuma görüntüsü taşıyan şeylerden söz ediyor Cıbıroğlu. “Ya da içi boş bir sütyen takmış kadın üzerine, bu büyü amacıyla yapılıyordu. Her tarafın kalınlağının aynı olduğunu görüyorsunuz. Çünkü iplerini sayarak yapmış.” Cıbıroğlu bunu, kadının sayı saymayı bilmesinin kanıtı olarak görüyor. Yine bu heykelciklerden yola çıkarak kadında, ortaya koyduğu şeyi simetrik yapma eğilimi olduğunu söylüyor. “Bu, kadının zevk açısından çok ileri bir aşamada olduğunu gösteriyor. Bunun elbette bizim bilemediğimiz bir evresi de vardır” diyor.
Taraktan “E”ye
Cıbıroğlu, Romen arkeolog Ramita Kumbitas’ın çalışmasında, dünyanın pek çok yerinden kadınların yaptığı heykelciklerden örnekler bulduğunu ve üzerlerinde işaretler olduğunun saptandığını ifade ediyor. “Bugün yazıda kullandığımız işaretlerin ilk biçimi bunlar. Bunlardan yola çıkarak kadınların oluşturduğu bir işaret dili olduğunu görüyoruz” diyor. Bu heykelcikler neolitik ve kalkolitik dönemden tunç çağına kadar yani devletin ve ordunun ortaya çıkıp erkeğin egemen olmaya başlamasına kadar sürüyor. Elbette kadının bu etkisi birdenbire kesilmiyor. Fakat bütün bunlar erkekleşiyor ve kadın sembolsüz kalıyor. Böylece kadınlar düşünsel anlamda kendisinden söz edilemez hale geliyor. Kadınlara meslekler ve okullar yasaklanıyor. Kadınlar entelektüel yaşamdan, yaratıcı beyne sahip olmaktan uzaklaştırılıyorlar.
Cıbıroğlu’nun çalışmalarında da benzer örnekler var. Mısır belgelerindeki Seşe adlı tanrıçadan söz ediyor. Bu Firavun’un özel tanrıçası. Dört düzgün duvar tanrıçası. Bu kadının Mısır belgelerinden düzgün duvar yapmayı bulduğu ortaya çıkıyor. Bunu ipi gererek yapıyor. Sümer belgelerinde de erkeklerin savaş kazanıp, tanrıların kralı olmaları ve diğer tanrıları dize getirmesi ve diğer tanrıların görevlerini belirlemesi gibi bir hikaye var. Tanrı Enki görev dağılımı yaparken, maden tanrıçası Ninmug’a, gümüş çekiç, büyük bıçak gibi aletleri verir. Kramer “Kurnaz Tanrı Enki” adlı kitapta, ahşap maden işçiliğini başlatanların kadınlar olduğunu yazar.
Özellikle alet yapımının çok önemli olduğunu söylüyor Cıbıroğlu. Örneğin tarak. Daha sonra yazılı işarette de kullanılıyor. Cıbıroğlu, “E” harfinin belki de buradan ortaya çıktığını söylüyor. “Bunu kadın heykelciklerinin üzerinde görüyoruz. Alet kim yapıyorsa, heykelciğin üzerinde de o cinsi taşıyor. Diğer aletlere baktığımızda da aynı şeyi görüyoruz. Örneğin kaşık pek çok yerde kadın şeklinde. En önemli kanıtlarından bir tanesi bu. Kadın eliyle yapılan bu aletler, kadın şeklinde” diyor.
Bir diğer örneği de Sümerler: “Sümer mühürlerinde, Ninmursag’ın ahırlarından, süthanesinden bahsedilir. Yani hayvanları evcilleştiren, süt üretimine geçen, mayayı bulup peynir ve yoğurt yapan; arpadan bira yapmayı bulanlar hep kadınlardır. Sebzeleri kurutup, kış mevsimine saklayanlar; topraktan çanak çömlek yapanlar kadınlardır. Ayrıca söğüt yaprağının kabuğundan ve otlardan ilaç yapmayı buluyorlar” diyor.
Kadının tarihteki durumunu emperyalist ülkelerin sömürgelerinde uyguladıkları politikalara benzeten Cıbıroğlu, “Tıpkı bugün Amerika’nın, Batılı emperyalist ülkelerin tüm dünyayı pazar görmeleri gibi. Onlar bizim durumumuzdaki ülkelerin ürettiklerini alıp, kendi düzenlerine ekliyorlar. Onların peşlerinden gidip, onların düzenlerine uyum sağlamaya çalışıyoruz. Sözünü ettiğim dönemlerde kadın ve erkek ilişkisi de böyleydi. Kadınlar ürettikleri için inanılmaz bir güce sahipti. Büyüleri ve yaptıkları aletlerin tılsımlı olduklarına inandırarak, bir denetleme gücü sağlıyorlardı. Erkekler de kuşkusuz boş durmuyordu o dönem. Ancak bugün kadın nasıl erkek egemenliğindeyse, yaratıcılığını sınırlı ölçüde kullanıyorsa erkeğin durumu da o dönem böyleydi” diyerek açıklıyor bu benzetmesini.
Tarih kitapları değişmeli
Böyle bir çalışmanın ortaya çıkardıklarının kız çocuklarına güven vereceğini söyleyen Cıbıroğlu, “Onlar uygarlığı başlatanın; entelektüel yaşamın arka planındaki düşünsel gelişmelerin temelinde kadının olduğunu görecekler” diyor. Cıbıroğlu, böyle bir araştırmayla pek çok şeyin açığa çıktığını, kadınların bir gün bunların ışığında tarih kitaplarının değişmesine etki edeceklerini iddia ediyor.


Başa dön


Sponsor ile sanat nereye?
Ebru Ilgaz
Roma İmparatoru Augistos, danışmanlığına aldığı ve imparatorluğun kültür işlerini yönetmekle görevlendirdiği Gaius Clinius Maecenas, her fırsatta toplum içindeki sanatçıların desteklenmesi gerektiğini söylüyordu.
Maecenas, Latin şair Horatius’a bir çiftlik evi verdi ve şairin yaşamını kolaylaştırarak sanata daha çok vakit ayırmasını sağladı. “Maecenas’ın başlattığı sanatçıyı koruma” davranışı ileriki dönemlerde yöneticilerin halkla bağ kurma, kendi adından söz ettirme amacıyla devam etti. Zengin ve soylu aileler, vakıflar ve dernekler kurarak bazı sanatçıları destekleyip kontrol ederek, onlar aracılığıyla ün kazanıp, toplumda iyi bir izlenim bırakmaya çalıştılar. Maecenas’la birlikte “mesenlik” olarak anılan davranış, 20. yüzyılda zengin kişilerin ve özel şirketlerin bir reklam aracı olarak kullandığı “sponsorluk” faaliyetine dönüştü.
Adını duyurmak, imajını geliştirmek ve toplumda iyi niyet uyandırmak isteyen özel şirketler, hükümetler tarafından yeterince desteklenmediği için yapılamama tehlikesiyle karşı karşıya olan kültür sanat etkinliklerine kaynak sağlamaya başladılar. Başlangıçta sadece finansal açıdan etki eden “sponsor”, zaman zaman yapılan sanat etkinliğini de biçimlendirmeye, içeriğine etki etmeye çalıştı.
Günümüzde, kültür sanat sponsorluğu, özel şirketlerin spor sponsorluğu ardından en çok “yatırım” yaptığı yan alan haline geldi. Onlar “toplumsal sorumluluğunu” yerine getirdiklerini söylerken; hükümetler bu denli önemli bir alanı yavaş yavaş serbest piyasa koşullarına terk etti. Sponsorlar “kriz var” deyince Uluslararası Tiyatro Festivali iki yılda bir yapılmaya başlandı; Zeugma ABD’li Packard ikna edilebilirse kazılabilecek.
“Sponsorluğa endeksli bir kültür sanat ortamı bağımsız olabilir mi? Maddi kaynağını sermaye sahiplerinden edinen kültür sanat insanları, halkın ihtiyaçlarına ne kadar yanıt verebilir?
Sponsor kurumlar, devletin açık bıraktığı bir boşluğu mu dolduruyor? Bunun alternatifi ne olabilir? Bir ülkenin tiyatro ve sineması uzun vadede sponsorlar yardımıyla ayakta kalabilir mi? Bu ne gibi sakıncalar doğurur? Sanatın sektörleşmesi sürecini beraberinde getirmez mi?”
Devlet Tiyatroları’na, Bakırköy Belediye Tiyatrosu’na, amatör tiyatrolara ve özel tiyatrolarla bu soruları sorduk. Sanatçılar, sponsorluğun sanatı geliştirmediğini, ancak devletin sağladığı düşük bütçelerle sanat faaliyeti sürdürmenin de zor olduğunu söylediler.


Başa dön


113 bölgede kazı yapılacak
Uygarlıklar beşiği Anadolu’nun dört bir yanında, tarihi ve kültürel zenginliklerin ortaya çıkarılması amacıyla arkeolojik kazı çalışmaları aralıksız sürdürülüyor.
Kültür Bakanlığı’ndan alınan bilgiye göre, Türkiye genelinde, geçen yıl 54’ü yerli, 37’si de yabancı bilim heyetince arkeolojik kazı yapıldı.
Bu yıl, müze müdürlüklerinin üstlendikleriyle birlikte 113 bölgede yapılacak kazı çalışmalarında, Ege ve Akdeniz bölgeleri önemli bir yer tutacak. Aralarında Efes, Milet, Bergama, Afrodisias ve Sagalassos gibi önemli kazı çalışmalarının da bulunduğu bu bölgelerde, 35’i Ege’de, 21’i de Akdeniz’de olmak üzere bu yıl 56 kazı çalışması yapılacak.
Ege Bölgesi’nde kazıların ağırlıklı olarak yapıldığı İzmir ve Muğla’nın yanı sıra Aydın’da 6, Afyon ve Kütahya’da da birer kazı çalışması gerçekleştirilecek.
Akdeniz Bölgesi’nde yer alan Antalya’da 9, İçel’de 7, Burdur’da 2, Isparta ve Hatay’da da birer noktada, arkeloglar Anadolu tarihini aydınlatmaya çalışacaklar.
Bu yıl ayrıca, İç Anadolu’da 23, Marmara’da 18, Doğu Anadolu’da 9, Güneydoğu Anadolu’da 7 ve Karadeniz’de de 1 noktada yerli ve yabancı ekipler ile müze müdürlükleri tarafından başlatılan kazılar sürdürülecek.
Geçen yılki kazıların tamamında bu yıl da devam edilecek çalışmalar için 1 trilyon lira civarında ödenek ayrılırken, Bakanlar Kurulu kararıyla 6 yeni yerde daha tarih gün ışığına çıkartılmaya çalışılacak.
Bu çerçevede, Muğla’nın Milas ilçesinde önceki yıllarda başlanan, ancak ara verilen Labranda kazısına, Prof. Dr. Pontus Heuströw başkanlığındaki ekip tarafından yeniden başlanmasının yanı sıra Aydın Kadı Kalesi’nde Prof. Dr. Zeynep Mercan, Eskişehir Karacahisar Kalesi’nde Prof. Dr. Ebru Parman, Niğde’nin Bor ilçesinde Tyana kazısı Prof. Dr. Giude Rosada ve Yozgat’ın Sorgun ilçesinde Kerkenes
Dağı kazısı Dr. Geotteri Summers başkanlığındaki ekiplerce yürütülecek.

EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu

Yorum yaz! :: Arkadaşına Gönder!

0 yorum yazılmıştır