« Önceki | Sonraki »

28/11/2007

KADINLAR DA KEŞFEDER

Kim demiş kadınlar teknolojiden anlamaz diye. Düğmeye basmanın ötesinde pek çok teknolojik buluşa imza atan cin fikirli kadınlar da var. Bu cesur hemcinslerimizi tanımaya ne dersiniz?

Teknoloji söz konusu olduğu zaman kadınlara, siz kenara çekilin, bu işten anlamazsınız, denir. Biz kadınlar da bu düşünceyi içselleştirerek bilgisayardan çamaşır makinesine kadar pek çok teknolojik aleti çalıştırmayı erkeklere havale ederiz. Ama araştırmalar teknolojik buluşlar konusunda kadınların hiç de geri kalmadığını gösteriyor. Sanılanın aksine kadınlar kahve filtresinden bulaşık makinesine, pek çok buluşa imzalarını atmışlar. Fakat 19. yüzyıla kadar kadının mülkiyet hakkı olmadığı için patentlerin çoğu kocalar üzerineydi. 1809 yılında ilk kez bir kadın; Mary Dixon Kies ipek dokuması üzerine bir yöntem geliştirerek bunun patentini aldı. 20. yüzyıl başlarında ise kadın mucitlerin sayısı arttı. Kadınların icatları yaşamı kolaylaştırmaya yönelikti genel olarak...

Hali vakti yerinde bir kadın olan Amerikalı Josephine Cochran’ın çok renkli bir hayatı vardı. Sürekli partiler veriyor, parti sonrası bulaşıkları da genellikle kendisi yıkıyor bunu yaparken de tabak ve çanakların bir bölümünü kırıyordu. Josephine bu soruna bir çare bulmak amacıyla kolları sıvayarak, bulaşık yıkayabilecek bir alet icad etti. 1886 yılında kendi adına aletin patentini aldıktan sonra, 1893 yılında Chicago’da uluslararası bir fuarda makinesinin sunuşunu yaptı. Büyük gürültüyle çalışan bu ilk otomatik çamaşır makinesi, görenleri hayran bıraktı. Bundan sonra Cochran, modern mutfakların vazgecilmez aletinin ilk biçimlerini kendi firmasında monte ederek şehrin tüm restoranlarına çok güzel bir kârla sattı.

Fakat, 19. yüzyılda teknolojinin gelişimine önemli katkılarda bulunan pek çok kadın mucid gibi Cochran ismini hiçbirimiz bilmeyiz.

19. yüzyılda yemekleri soğutmak için kullanılan ilk buz makinesini üretmek de kadınların hanesine yazılan bir başarı oldu. Makine, bir gömme mutfak içine monte ediliyor ve kapıları bir ayak pedalı yardımıyla açılıyordu. Mucid Amanda Jones, Wisconsin eyaletindendi ve buluşunun patentini kendi adına aldı.

Filtre kahvesi içenler ve Almanya’da bir süre Almanya’da yaşamış olanlar Melitta ismini mutlaka duymuşlardır. Bu isim Almanya’da neredeyse kahveyle özdeşleşmiştir.

 

Ağız tadıyla kahve

Evet ilk kahve filtresini Almanya’nın Leipzig kentinde yaşayan Melitta Bentz bize armağan etmiştir. Melitta Bentz, 35 yaşında iki çocuk annesi bir ev kadınıydı. Kahve içmeyi çok seviyordu. Fakat, fincanın dibinde biriken siyah kahverengi renkli telvelere sinir oluyordu. Bir gün pirinç bir kabın altına çekiç ve ince bir çivi ile birkaç delik açtı ve kabın içine büyük oğlunun okul defterinden kopardığı sayfayı huni şeklinde kıvırarak yerleştirdi. Kahveyi kaba boşattıktan sonra üstüne sıcak suyu döktü. Uygulama başarılı olmuş telvesiz kahvesine kavuşmuştu. Melitta’nın birkaç arkadaşı da buluşu denedi onlar da memnun kaldılar. Başlangıçta kullandığı kağıt, kahveyi çok uzun sürede süzdüğü için Bentz eşiyle birlikte, kahveyi daha kolay süzebilecek bir kağıt arayışına girdi. Bir süre sonra bunu da başardı. Melitta Bentz, 1908 tarihinde Berlin’de İmparatorluk Patent Dairesi’nden buluşunun patent hakkını aldı. Fakat bununla yetinmedi. Birkaç ay sonra evlerinin bir odasında kahve filitreleri üreten küçük bir imalathane kurdular. İlk filtreler hemen elde yapılıp isteyene teslim edilirdi, daha sonra şipariş üzerine üretilmeye başlandı. İmalathane büyütülerek fabrikaya, o da fabrikalar zincirine dönüştü. Melitta Bentz 29 Temmuz 1950’de 77 yaşında yaşama gözlerini kapadığında, uluslararası planda üretim yapan dev bir şirketin sahibiydi.

Kadın mucidlerin ürettikleri aletlerde göze çarpan en önemli özellik onların çok işlevli olmasıydı. Yoğun işleri nedeniyle sık sık büroda sabahlamak zorunda kalan Amerikalı sekreter Sarah Goode, geceleri bir iki el hareketiyle çok rahat bir yatağa dönüşen bir koltuk üretmişti.

 

Karlı bir günde camları silmek

Amerika’nın Missouri eyaletinden Anna Schafer’in çocuk arabası, anne ve çocuklar için çok fonksiyonlu mobilyaların ilk biçimine örnek teşkil etmekteydi. Çocuk arabasının alt tarafı, çocuk taşınmadığı zamanlarda açılıp kapanan bir sandalye oluyordu. Araba gövdesinin altındaki bölüm ise piknik masasına dönüşüyordu.

19. yüzyılda yeni ulaşım araçlarının ortaya çıkması teknik kadınların faaliyet alanlarını genişletti. Kitlelere mal olmuş bir buluş da Alabama Birmigham kökenli Mary Anderson’a aitti. 1903’te New York’ta karlı bir günde tramvaya binmişti. Tramvayın camlarında kar birikiyor, vatman aracı durduruyor, camları sildikten sonra tekrar yola devam ediyordu, bu hareket devamlı tekrarlanıyordu. Olay üzerinde düşünen Anderson’un aklına vatmanı, tramvay camındaki, yağmur kar ve dolu belasından kurtaracak basit bir mekanizma geldi. Bir süre sonra fikrini uygulamaya döktü: Direksiyona bağlanmış bir kaldıraç ile sürücü, ön camda bulunan yaylı, titreşen lastik parçasını harekete geçiriyor bu da camları temizliyordu. 1903 yılında Anderson buluşunun patentini otomobiller için aldı.

O zamanlar araba kullananların sayısı fazla değildi. Fakat 1913 yılına gelindiğinde, artık pek çok Amerikalı araba kullanıyordu ve Mary’nin bulduğu düzenek arabaların aksesuarları arasında yer alıyordu. Onun parlak zekası sayesinde milyonlarca otomobil sürücüsünü önemli bir dertten kurtaran cam silecekleri dünyaya gözlerini açtılar.

 

Gözlük camı

Günümüz göz optiğinde önemli yer tutan özel camları da Almanya’nın Mainz kentinde 1916-1998 yılları arasında yaşayan Marga Faultsch isimli bir kimyagere borçluyuz. Marga, asistan olarak başladığı kariyerini tanınmış bir işletme sahibi olarak bitirdi. Marga Faultisch, klasik optik camlar üzerinde çalışırken, göz optiğine ait camlara yönelerek, hafif ve kırılma riski düşük gözlük camlarını buldu. Yüksek dereceye sahip gözlük kullanıcıları açısından bu buluş, çok büyük önem taşıyordu. Bu buluş sayesinde, gözü bozuk pek çok insan hem hafif hem de estetik gözlük camlarına kavuştu. Buluş uluslararası alanda kabul görerek Amerika’da 1973 yılının 100 en büyük teknik buluşlar listesine girdi. Margo Faultisch, buluşundan hareketle 300 çeşit optik cam daha üretti. 40 adet patenti oldu.

44 yıl süre ile iş yaşamını ve araştırmalarını sürdüren Faultisch, 1979’da emekliye ayrıldı. 1 Şubat 1998 yılında 82 yaşında hayata gözlerini yumdu.

Günümüzde bebek sahibi çalışan kadınların en büyük yardımcılarından biri olan kağıt bezlerin mucidi de bir kadındır. 1998 yılında 81 yaşında New York’ta hayata gözlerini yuman Marion Donovan’a aittir bu buluş. Marion 1951 yılında ikinci kızının doğumundan sonra bebek altı değiştirmekten bıktığı için su emen bir kağıt kullanarak böyle bir çözüm geliştirdi.

 

Mülkiyet hakları yoktu

19 ve 20. yüzyıl başlarında ortaya çıkan pek çok teknik yeniliklerde kadın mucidlerin de parmağı vardı ama keşifleri kadınlara ne servet ne de şöhret getirdi. Çoğu projelerini uygulatacak girişimci dahi bulamadılar. Kadın olmaları önlerinde bir engel olarak duruyordu. 19. yüzyıl yasalarına göre mülkiyet hakları olmadığı için büyük bir bölümü patentleri kocaları adına aldılar.

Ama Leipzigli ev kadını Melitta Bentz gibi bazı isimler tüm engelleri aşarak buluşunu kendi adına kaydettirdi ve filtrelerden akan sıcak tortusuz kahveler ona büyük bir servet getirdi.

28/11/2007

Tarih kadını unutmayacak

Başak Vargün
“Çocukluğumda abim şöyle derdi ‘Bak görüyor musun, kadınlar hiç buluşçu değil. Bütün buluşlar erkeklere ait’ diye. Bu kadınlar için çok incitici bir durum. Biz kadınlar erkeklerden zekaca daha mı geriyiz. Ben, bu koşullanmayla büyüdüm. Hepimiz öyleyiz.”
Yıldız Cıbıroğlu, 1986 yılında başladığı “Dilde ve Kültürde Kadının İzleri” çalışmasının derindeki nedenini bu anısıyla anlatıyor.
“M” sesi çıkış noktası olmuş Cıbıroğlu’nun. “Acaba sözcüklerin başında neden ‘M’ sesi yok” diye sordum. Ansiklopedilere ve sözcüklere baktığım zaman “M” sesinin çok fazla olduğunu gördüm. Daha sonra karşıma “M” sesinin bir dönem moda olduğu; koyunun, keçinin kutsallığıyla kadınlar tarafından bunların evcilleştirilip kutsal sayılmasıyla, - bu dönem neolitik dönemin başı. MÖ on bin yılına kadar gidebiliyor.- Bu sesi kutsal bulup tarımı başlatan kadınların, aynı sesi de kutsal bulduklarını karşıma çıkardı” diyor. Bu çalışma sürdükçe karşısına çıkan, kadının pek çok buluşa imza attığı olmuş. Cıbıroğlu bu buluşların çoğunun unutturulduğu görüşünde. Bu durumu azınlıkların yaşadıklarına benzetiyor: “Örneğin Yunanlar, Karadeniz’in kuzeyinden bugünkü Yunanistan topraklarına geldiklerinde, anaerkil yerli halklar ile karşılaşıyorlar. Onların kültürlerini, mitolojilerini alıyorlar ve kendilerine mal ediyorlar. Bu Türkiye için de böyledir. Yani Türkler Orta Asya’dan kendilerine ait şeyler getiriyorlar ama buradakileri de kendilerine katıyorlar” sözleriyle destekliyor bu görüşünü.
Tarih yeniden yazılmalı
Cıbıroğlu’nun çalışmasında, erkeklerin, kadının üretim çağını başlatıp, üretim gücünü ellerinde tutmalarından sonra her şeyi kendilerininmiş gibi göstermeleri de böyle açıklanıyor. Örneğin O’nun çalışmalarında, tuzu bulan tanrıça. Bütün coğrafyalarda konuşulan dillerde tuz, “sal” hecesiyle başlıyor. Mezopotamya’daki Tanrıça Salma’nın adından ortaya çıkmış. Oysa tuzun nasıl bulunduğuna ilişkin hikayelere baktığımız zaman, bir erkek kahramanın bunu bulduğunun iddia edildiğini görüyoruz. “Kadının gerçekten çok önemli buluşlara imza attığını görüyoruz. Ancak erkek, üretimi eline aldıktan sonra, bu buluşların hikayesine kendini katıyor ve yazıya geçiriyor” diyor Cıbıroğlu çalışmasında. Kuşku duyuyor da olsa, bir diğer örneği yazı. “Ben kuşkuluyum ama yazıyı da kadının bulduğuna dair veriler var. Erkekler yazıyı da kendileri ile başlamış gibi gösterdiler” görüşünde. Bunun sebebini ise yazılı belgelere kadının ne yaptığının geçirilmeyişi ya da bunların yok edilişi olarak görüyor. Sonuç olarak da buluşçu kadınlarla olan bağımız, yüzyıllar öncesinden kopuyor. Cıbıroğlu’na göre bu, düzeltilmesi gereken bir yanlış; tarih yeniden yazılmalı. Çözümü ise açık: “Okullarda kültür tarihi dersinin okutulması ve kadının neleri keşfettiğinin gösterilmesi lazım.”
Kadın nelere kadir
“Kadınlar neleri buldu?” sorusuna verebileceği pek çok yanıtı var Cıbıroğlu’nun. Örneğin “ip”. Cıbıroğlu, bunun bilim adamlarınca da kabul edildiğini ve dev bir buluş olarak nitelendiğini söylüyor. Daha sonra bağlamayı bulup dokumaya geçiyor kadın. MÖ otuz bin yıl öncesinde kadınlar tarafından yapıldığı bilim adamlarınca kabul edilen, 10-20 cm boylarındaki heykelciklerin üzerinde giysiyi andıran, telleri tek tek sayılabilen yani dokuma görüntüsü taşıyan şeylerden söz ediyor Cıbıroğlu. “Ya da içi boş bir sütyen takmış kadın üzerine, bu büyü amacıyla yapılıyordu. Her tarafın kalınlağının aynı olduğunu görüyorsunuz. Çünkü iplerini sayarak yapmış.” Cıbıroğlu bunu, kadının sayı saymayı bilmesinin kanıtı olarak görüyor. Yine bu heykelciklerden yola çıkarak kadında, ortaya koyduğu şeyi simetrik yapma eğilimi olduğunu söylüyor. “Bu, kadının zevk açısından çok ileri bir aşamada olduğunu gösteriyor. Bunun elbette bizim bilemediğimiz bir evresi de vardır” diyor.
Taraktan “E”ye
Cıbıroğlu, Romen arkeolog Ramita Kumbitas’ın çalışmasında, dünyanın pek çok yerinden kadınların yaptığı heykelciklerden örnekler bulduğunu ve üzerlerinde işaretler olduğunun saptandığını ifade ediyor. “Bugün yazıda kullandığımız işaretlerin ilk biçimi bunlar. Bunlardan yola çıkarak kadınların oluşturduğu bir işaret dili olduğunu görüyoruz” diyor. Bu heykelcikler neolitik ve kalkolitik dönemden tunç çağına kadar yani devletin ve ordunun ortaya çıkıp erkeğin egemen olmaya başlamasına kadar sürüyor. Elbette kadının bu etkisi birdenbire kesilmiyor. Fakat bütün bunlar erkekleşiyor ve kadın sembolsüz kalıyor. Böylece kadınlar düşünsel anlamda kendisinden söz edilemez hale geliyor. Kadınlara meslekler ve okullar yasaklanıyor. Kadınlar entelektüel yaşamdan, yaratıcı beyne sahip olmaktan uzaklaştırılıyorlar.
Cıbıroğlu’nun çalışmalarında da benzer örnekler var. Mısır belgelerindeki Seşe adlı tanrıçadan söz ediyor. Bu Firavun’un özel tanrıçası. Dört düzgün duvar tanrıçası. Bu kadının Mısır belgelerinden düzgün duvar yapmayı bulduğu ortaya çıkıyor. Bunu ipi gererek yapıyor. Sümer belgelerinde de erkeklerin savaş kazanıp, tanrıların kralı olmaları ve diğer tanrıları dize getirmesi ve diğer tanrıların görevlerini belirlemesi gibi bir hikaye var. Tanrı Enki görev dağılımı yaparken, maden tanrıçası Ninmug’a, gümüş çekiç, büyük bıçak gibi aletleri verir. Kramer “Kurnaz Tanrı Enki” adlı kitapta, ahşap maden işçiliğini başlatanların kadınlar olduğunu yazar.
Özellikle alet yapımının çok önemli olduğunu söylüyor Cıbıroğlu. Örneğin tarak. Daha sonra yazılı işarette de kullanılıyor. Cıbıroğlu, “E” harfinin belki de buradan ortaya çıktığını söylüyor. “Bunu kadın heykelciklerinin üzerinde görüyoruz. Alet kim yapıyorsa, heykelciğin üzerinde de o cinsi taşıyor. Diğer aletlere baktığımızda da aynı şeyi görüyoruz. Örneğin kaşık pek çok yerde kadın şeklinde. En önemli kanıtlarından bir tanesi bu. Kadın eliyle yapılan bu aletler, kadın şeklinde” diyor.
Bir diğer örneği de Sümerler: “Sümer mühürlerinde, Ninmursag’ın ahırlarından, süthanesinden bahsedilir. Yani hayvanları evcilleştiren, süt üretimine geçen, mayayı bulup peynir ve yoğurt yapan; arpadan bira yapmayı bulanlar hep kadınlardır. Sebzeleri kurutup, kış mevsimine saklayanlar; topraktan çanak çömlek yapanlar kadınlardır. Ayrıca söğüt yaprağının kabuğundan ve otlardan ilaç yapmayı buluyorlar” diyor.
Kadının tarihteki durumunu emperyalist ülkelerin sömürgelerinde uyguladıkları politikalara benzeten Cıbıroğlu, “Tıpkı bugün Amerika’nın, Batılı emperyalist ülkelerin tüm dünyayı pazar görmeleri gibi. Onlar bizim durumumuzdaki ülkelerin ürettiklerini alıp, kendi düzenlerine ekliyorlar. Onların peşlerinden gidip, onların düzenlerine uyum sağlamaya çalışıyoruz. Sözünü ettiğim dönemlerde kadın ve erkek ilişkisi de böyleydi. Kadınlar ürettikleri için inanılmaz bir güce sahipti. Büyüleri ve yaptıkları aletlerin tılsımlı olduklarına inandırarak, bir denetleme gücü sağlıyorlardı. Erkekler de kuşkusuz boş durmuyordu o dönem. Ancak bugün kadın nasıl erkek egemenliğindeyse, yaratıcılığını sınırlı ölçüde kullanıyorsa erkeğin durumu da o dönem böyleydi” diyerek açıklıyor bu benzetmesini.
Tarih kitapları değişmeli
Böyle bir çalışmanın ortaya çıkardıklarının kız çocuklarına güven vereceğini söyleyen Cıbıroğlu, “Onlar uygarlığı başlatanın; entelektüel yaşamın arka planındaki düşünsel gelişmelerin temelinde kadının olduğunu görecekler” diyor. Cıbıroğlu, böyle bir araştırmayla pek çok şeyin açığa çıktığını, kadınların bir gün bunların ışığında tarih kitaplarının değişmesine etki edeceklerini iddia ediyor.


Başa dön


Sponsor ile sanat nereye?
Ebru Ilgaz
Roma İmparatoru Augistos, danışmanlığına aldığı ve imparatorluğun kültür işlerini yönetmekle görevlendirdiği Gaius Clinius Maecenas, her fırsatta toplum içindeki sanatçıların desteklenmesi gerektiğini söylüyordu.
Maecenas, Latin şair Horatius’a bir çiftlik evi verdi ve şairin yaşamını kolaylaştırarak sanata daha çok vakit ayırmasını sağladı. “Maecenas’ın başlattığı sanatçıyı koruma” davranışı ileriki dönemlerde yöneticilerin halkla bağ kurma, kendi adından söz ettirme amacıyla devam etti. Zengin ve soylu aileler, vakıflar ve dernekler kurarak bazı sanatçıları destekleyip kontrol ederek, onlar aracılığıyla ün kazanıp, toplumda iyi bir izlenim bırakmaya çalıştılar. Maecenas’la birlikte “mesenlik” olarak anılan davranış, 20. yüzyılda zengin kişilerin ve özel şirketlerin bir reklam aracı olarak kullandığı “sponsorluk” faaliyetine dönüştü.
Adını duyurmak, imajını geliştirmek ve toplumda iyi niyet uyandırmak isteyen özel şirketler, hükümetler tarafından yeterince desteklenmediği için yapılamama tehlikesiyle karşı karşıya olan kültür sanat etkinliklerine kaynak sağlamaya başladılar. Başlangıçta sadece finansal açıdan etki eden “sponsor”, zaman zaman yapılan sanat etkinliğini de biçimlendirmeye, içeriğine etki etmeye çalıştı.
Günümüzde, kültür sanat sponsorluğu, özel şirketlerin spor sponsorluğu ardından en çok “yatırım” yaptığı yan alan haline geldi. Onlar “toplumsal sorumluluğunu” yerine getirdiklerini söylerken; hükümetler bu denli önemli bir alanı yavaş yavaş serbest piyasa koşullarına terk etti. Sponsorlar “kriz var” deyince Uluslararası Tiyatro Festivali iki yılda bir yapılmaya başlandı; Zeugma ABD’li Packard ikna edilebilirse kazılabilecek.
“Sponsorluğa endeksli bir kültür sanat ortamı bağımsız olabilir mi? Maddi kaynağını sermaye sahiplerinden edinen kültür sanat insanları, halkın ihtiyaçlarına ne kadar yanıt verebilir?
Sponsor kurumlar, devletin açık bıraktığı bir boşluğu mu dolduruyor? Bunun alternatifi ne olabilir? Bir ülkenin tiyatro ve sineması uzun vadede sponsorlar yardımıyla ayakta kalabilir mi? Bu ne gibi sakıncalar doğurur? Sanatın sektörleşmesi sürecini beraberinde getirmez mi?”
Devlet Tiyatroları’na, Bakırköy Belediye Tiyatrosu’na, amatör tiyatrolara ve özel tiyatrolarla bu soruları sorduk. Sanatçılar, sponsorluğun sanatı geliştirmediğini, ancak devletin sağladığı düşük bütçelerle sanat faaliyeti sürdürmenin de zor olduğunu söylediler.


Başa dön


113 bölgede kazı yapılacak
Uygarlıklar beşiği Anadolu’nun dört bir yanında, tarihi ve kültürel zenginliklerin ortaya çıkarılması amacıyla arkeolojik kazı çalışmaları aralıksız sürdürülüyor.
Kültür Bakanlığı’ndan alınan bilgiye göre, Türkiye genelinde, geçen yıl 54’ü yerli, 37’si de yabancı bilim heyetince arkeolojik kazı yapıldı.
Bu yıl, müze müdürlüklerinin üstlendikleriyle birlikte 113 bölgede yapılacak kazı çalışmalarında, Ege ve Akdeniz bölgeleri önemli bir yer tutacak. Aralarında Efes, Milet, Bergama, Afrodisias ve Sagalassos gibi önemli kazı çalışmalarının da bulunduğu bu bölgelerde, 35’i Ege’de, 21’i de Akdeniz’de olmak üzere bu yıl 56 kazı çalışması yapılacak.
Ege Bölgesi’nde kazıların ağırlıklı olarak yapıldığı İzmir ve Muğla’nın yanı sıra Aydın’da 6, Afyon ve Kütahya’da da birer kazı çalışması gerçekleştirilecek.
Akdeniz Bölgesi’nde yer alan Antalya’da 9, İçel’de 7, Burdur’da 2, Isparta ve Hatay’da da birer noktada, arkeloglar Anadolu tarihini aydınlatmaya çalışacaklar.
Bu yıl ayrıca, İç Anadolu’da 23, Marmara’da 18, Doğu Anadolu’da 9, Güneydoğu Anadolu’da 7 ve Karadeniz’de de 1 noktada yerli ve yabancı ekipler ile müze müdürlükleri tarafından başlatılan kazılar sürdürülecek.
Geçen yılki kazıların tamamında bu yıl da devam edilecek çalışmalar için 1 trilyon lira civarında ödenek ayrılırken, Bakanlar Kurulu kararıyla 6 yeni yerde daha tarih gün ışığına çıkartılmaya çalışılacak.
Bu çerçevede, Muğla’nın Milas ilçesinde önceki yıllarda başlanan, ancak ara verilen Labranda kazısına, Prof. Dr. Pontus Heuströw başkanlığındaki ekip tarafından yeniden başlanmasının yanı sıra Aydın Kadı Kalesi’nde Prof. Dr. Zeynep Mercan, Eskişehir Karacahisar Kalesi’nde Prof. Dr. Ebru Parman, Niğde’nin Bor ilçesinde Tyana kazısı Prof. Dr. Giude Rosada ve Yozgat’ın Sorgun ilçesinde Kerkenes
Dağı kazısı Dr. Geotteri Summers başkanlığındaki ekiplerce yürütülecek.

Arkadaşlarım

Bağlantılarım

Blogcu ile yapıldı